DünyaManşetSpor

Dünya Kupası artık her şeyiyle bu dünyaya ait…





Katar 2022, tıpkı 1978 Dünya Kupası gibi kitlesel bir karşı koyuşu gerektiriyordu. Ama dünya artık 44 yıl öncekinden çok farklı. Hâliyle kupası da kendisine benziyor…

440 milyon dolar. İki şeye eşdeğer bu para. Birincisi; FIFA’nın oyuncularını kasım ayında Dünya Kupası’nda oynamak için serbest bırakan kulüp takımlarına ödeyeceği tazminatın bedeli. İkincisi; Uluslararası Af Örgütü’ne göre FIFA’nın Katar’da ölen ve yaralanan göçmen işçilerin ailelerine ödemesi gereken, ama asla ödenmeyecek olan tazminatın bedeli.

Sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Evet, ilk defa bir Dünya Kupası’ndan henüz başlamadan nefret ettim.

Midesi olan hiçbir insanın, yıllardır ağzına kadar rüşvet ve yolsuzluğa batmış FIFA’nın bir organizasyonuna, adı Dünya Kupası bile olsa sempatiyle bakabilmesi zaten mümkün değil. Rusya 2018’i de sevmemiştim nitekim, Brezilya 2014’ü de, Güney Afrika 2010’u da… Ama Katar 2022’den tüm benliğimle nefret ettim. Açıklandığı ilk günden beri.

2022 Dünya Kupası’nın Katar’da yapılacağının açıklandığı 2 Aralık 2010’da, Katar turnuvaya ev sahipliği yapabilmek için neredeyse hiçbir şarta sahip değildi. Ne gerekli altyapıları ne bir futbol kültürleri ne de futbol oynamaya müsait iklim şartları bulunuyordu. Ülkedeki insan hakkı ihlâlleri de cabasıydı. Ama satın alınan bir organizasyon için bunların hepsi önemsiz ayrıntılardı.

Nitekim sadece on yıl içinde gerekli altyapı kuruldu, dünyanın en modern stadyumları inşa edildi ve Katar bir Dünya Kupası düzenlemeye hazır hâle getirildi. Ama ne pahasına?

Neden Dünya Kupası’ndan nefret ediyoruz?

Katar, bilindiği üzere yalnızca yüzde 10’u yerlilerden oluşan bir ülke. Nüfusunun geri kalanını, Afrika ve Güney Asya’dan getirilen göçmen işçiler teşkil ediyor. Bu işçiler, elbette 2010’dan önce de Katar’da insanlık dışı koşullarda çalıştırılıyorlardı. Ama 2010’dan sonra vaziyet daha da çığırından çıktı.

The Guardian’dan Pete Pattisson, Katar’da son on yıl içinde doruğa çıkan insan hakkı ihlâllerini gözler önüne seren müthiş bir gazetecilik yaptı.

Örneğin, şu sıralarda taraftarların kaldıkları kule şeklindeki ultra lüks bir oteli inşa eden Kuzey Koreli işçilerin günde 18 saat çalışıp buna karşın maaşlarının yalnızca yüzde 10’unu alabildiklerini, stadyumları inşa eden işçilerin ise çölün kenarında bakımsız kulübelerde yaşadıklarını ve saatte yalnızca 60 peni kazandıklarını onun haberlerinden öğrendik. Diğer bir deyişle, işçilerin bir aylık kazançlarının, Katar’da taraftarları ağırlayan otellerdeki standart bir odanın bir gecelik ücretinden daha az olduğunu öğrendik.

Tabiî bu işçiler şanslı olanlardı. Pattisson, yaptığı haberlerde, Katar’dan evlerine dönen Nepalli işçilerin tabutlarını gösterdi bize. Stadyum inşaatlarında binlerce Güney Asyalı işçinin ani ve açıklanamayan nedenlerle öldüğünü ve ölen işçilerin ailelerinin hiçbir tazminat alamadıklarını ortaya çıkardı. Buna göre Katar’da Dünya Kupası hazırlıkları boyunca çalışırken hayatını kaybeden göçmen işçilerin sayısı 6500’ü aşmıştı. Bu her hafta 12 işçinin öldüğü anlamına geliyordu, ki bunun resmî rakamlar olduğunu da unutmamak gerek. Kayıt dışı ölümleri de eklersek, tablonun çok daha feci olduğu kesin.

Katar 2022’den nefret etmek için tüm bunlar yeterli sebepler, ama elbette dahası da var. Tehdit altındaki LGBTİ+ hakları, Katar’ın başta İŞİD olmak üzere İslâmcı terör örgütlerine verdiği destekler ve tabiî ki sporcu sağlığı. İşçi ölümlerinin pek çoğunda, işçilerin Katar’ın iklim koşullarında en az dört ay boyunca açık havada çalışmalarının büyük etkisi olduğu biliniyor. Şimdi aynı şekilde futbolcular da risk altındalar. Hele ki son yıllarda çıldıran futbol takviminin de etkisiyle futbolcuların artan sağlık sorunlarını düşünürsek…

Bir diğer tehlike altında olan şey ise duygularımız. Evet evet, futbola olan saf duygularımızdan bahsediyorum. Zira artık onlar da satın alınıyor. Elbette taraftarların duyguları yıllardır suistimal ediliyor, bu yeni bir şey değil, ama Katar’da durum bunu da aştı. Koskoca Dünya Kupası organizasyonu, FIFA’dan satın alınabiliyorsa; bunun halkla ilişkiler kampanyalarını yürütmesi için David Beckham, 150 milyon sterlin karşılığında satın alınabiliyorsa; yani herkes kendine düşen payı alıyorsa, taraftarlar neden almasın ki?

Nitekim, Times’ta çıkan bir habere göre İngiltere ve Galler’den bir grup taraftar, diğer otuz ülkeden taraftarlarla birlikte, Katar’daki Dünya Kupası’nda tribünde yer almak, tezahüratlar yapmak, organizasyonla ilgili olumlu mesajlar vermek ve sosyal medyada Katar’ın Dünya Kupası’na ev sahipliğini eleştiren gönderilere yanıtlar vermek için satın alındılar.

Neden her şeye rağmen Dünya Kupası’nı seyredeceğiz?

Peki bunca rezalete rağmen yine oturup Dünya Kupası’nı seyredecek miyiz? Evet, seyredeceğiz. Çünkü hâlâ yapacak daha iyi bir şeyimiz yok. Çünkü her şeye rağmen Dünya Kupası hâlâ büyülü bir şey. Her geçen gün azalsa da, hâlâ büyülü.

Bu kadar kirli bir Dünya Kupası’nı seyrederek ahlâki açıdan kendimizle çelişiyor olabiliriz. İnsan zaten böyle bir varlık. Ama ruhumuz hâlâ kaybettiği cennetini arıyor.

Dünya Kupası’nda seyrettiğim ilk maç, Fransa 98’deki İngiltere-Tunus maçıydı. Dokuz yaşındaydım. Türkiye’de doğmuş dokuz yaşındaki bir çocuk, İngiltere-Tunus maçını neden seyreder? Bunda onun ilgisini çeken ne olabilir? Bilmiyorum. Bu akşam da oturup Katar-Ekvador maçını seyredeceğim. Tam olarak ne görmeyi beklediğimi bilmeden. Belki de çocukluktan kalan bir duygunun peşine düşeceğim yine, her dört senede bir olduğu gibi.

Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ama futbolun çocukken bizi sürekli bir yabancı dünyaya götürürken, büyüdükten sonraysa içinde yalnızca başarı ve başarısızlık anlatısının olduğu gerçek dünyaya götürdüğü söyleniyordu. Galiba ben o yabancı dünyayı özledim. Dünya Kupası her şeye rağmen bana hâlâ o dünyayı anımsatıyor.

Bu tabiî ki hiç mantıklı değil. Çünkü içten içe biliyoruz ki, bir sonraki Dünya Kupası, bundan da kötü olacak. 48 takımlı bir Dünya Kupası! Tıpkı Şampiyonlar Ligi’nin yeni biçimi gibi. Daha fazla maç, daha az futbol. Daha fazla bahis, daha az oyun.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, her şey sıradanlaşıyor, birbirine benzemeye zorlanıyor sanki. Peki biz neden hâlâ futbolu seviyoruz? Görecek, keşfedecek ne kaldı bu oyunda? Belki Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo’nun Dünya Kupası finalinde karşı karşıya gelmesi olabilir. Ama ne olursa olsun, hiçbir şey Katar 2022’yi iyi anmamızı sağlayamayacak.

Tarihte daha önce de kötü anılmayı hak eden Dünya Kupası organizasyonları olmuştu. En başta dönemlerinin faşist liderleri Benito Mussolini ile Jorge Rafael Videla’nın iktidarlarına hizmet eden 1934 ve 1978 Dünya Kupası olmak üzere. Nitekim 1978’de Arjantin’deki cunta tüm dünyada protesto edilmişti. Almanya’da dönemin en ünlü oyuncularından Paul Breitner, turnuvaya katılmayı reddetmişti. Sepp Maier ve Paolo Rossi, Uluslararası Af Örgütü’nün imza kampanyasına imza atmışlardı. Sonucunda turnuva gerçekleşse ve hatta Arjantin şampiyon olsa da, tüm bu protestolar, Arjantin’deki askerî diktatörlüğün işlediği suçlara dünyanın kayıtsız kalmamasını sağlamıştı.

Katar 2022 ise çok daha büyük bir karşı koyuşu hak ediyordu. Ama ne yazık ki olmadı. Ne kitlesel gösteriler gerçekleşti ne de Breitner gibi turnuvaya katılmayı reddeden bir futbolcu ortaya çıktı. Dünya artık 44 yıl öncekinden çok farklı. Hâliyle kupası da kendisine benziyor.

Onur Özgen
GazeteDuvar

Kaynak link













Başa dön tuşu