Köşe Yazarlarımız

12 EYLÜL’ÜN İÇİNE TÜKÜREYİM…!!!





Çetin’e…
12 Eylül 1980 Cuma…

Siyah beyaz televizyonda bir general boy gösteriyor… Omuzu kalabalık, kafatası boş… Etrafında arz-ı endam eden faşizmin gülleri MGK üyeleri…

Kenan Evren – Genel Kurmay Başkanı Nurettin Ersi12 Eylün – Kara Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer – Deniz Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya – Hava Kuvvetleri Komutanı Sedat Celasun – Jandarma Genel Komutanı
Aniden ağzından salyalar akıtarak kusmaya başlıyor…

ozgur_gazete_kibris_mahmut_anayasa_12_eylul

“Anayasanın bize verdiği yetkiye dayanarak” diye bir kusmuk atıyor, diğerleri yalaşıyor… “Ne yetkisi be harra, hangi yetki…??? Dayandığın yetki kıçına girsin” diye söyleniyorum…

Pencereden caddeye bakıyorum, sıra sıra tanklar dizilmiş, silahlı askerler etrafta cirit atıyor… Bu arada kusmuk devam ediyor, “TSK yönetime el koymuştur” diyor…

Sonra dizi dizi emirler yağdırıyor… Sokağa çıkma yasağı bunların başında… “MGK’nın bilmem kaç numaralı duyurusu” diye başlıyor emir, komuta, zincir…

Gözaltı süresinin 90 gün olduğu açıklanıyor, oysa o doksan günün sonu gelmez işkencelerden ibaret olduğunu henüz bilen yok…

Esamesi okunmayan bekçilerin, siyasal olarak ikiye bölünmüş sağda yer alan polislerin ve adam yerine konmayan astsubayların kendilerini general addettiği, iftiracının, gammazcının, çıkarcının, yağcının ve yardakçının soyluluk mertebesine terfi ettiği bir dönem başlıyor…

Sokakta üç kişinin birlikte yürümesi yasaktı, toplu gösteriye girdiği için tutuklama yapılırdı… Her köşe başında bir manga asker bütün sokakları kontrol ediyordu…

Yolda yürürken kendinizi çıplak hissederdiniz…
Ve sonra müthiş bir tutuklama furyası başladı…

Tutuklusu olmayan ev hemen hemen yoktu…

Önce siyasiler, sonra tüm solcu öğretim görevlileri, öğrenciler, işçiler… Kıldı, tüydü gibi sudan sebepler, fişlemeler, akıl almaz senaryolar… Emniyet sarayı ve Mamak askeri ceza evi ağzına kadar tıklım tıklım dolmuştu…

İşkenceler, işkenceler, işkenceler ve Çetin…

Çetin benim sınıf arkadaşım, solcu, ideolojik olarak hocam sayılır, çok bilgili… Fakir bir aile çocuğu… Beş kardeşin en büyüğü…

Aslen Sinoplu, baba Devlet Demir yollarında makinist, anne evlere temizliğe gidiyor… Çetin boş saatlerinde Soysal pasajında ayakkabı mağazasında çalışıyor…

Sarı saçlı, mavi gözlü, sporcu biri…

Sürekli kahverengi bir deri ceket giyerdi, deri dediysem muşamba… Giymek zorunda, para yok… Cebeci’deki iki göz evlerinde çok kalmışlığım var…

Ev küçük, çocuklar asker gibi ranzalı yataklarda yatıyor… O ranzalarda geç saatlere kadar kitap okuyup, uyuyakaldığımızı ve gecenin gece yarısı ranzadan düştüğümüzü hatırlarım… Sabaha kadar gülmüştük…

Çetin Dev-Sol üyesi, aktif… Örgütlemede üstüne yok…

12 Eylülden sonra bir gün Çetin tutuklanır, suçu video kayıtlarına göre 1980 1 Mayıs yürüyüşünde korteji idare eden görevlilerden biri olması… Yani kısaca hiçbir suçu yok… Doğruca Mamak cezaevine, yasal işkence süresi 90 gün…

Doksan gün boyunca bırakın ailesi ile görüştürülmeyi, baba, oğlu hakkında hiçbir haber alamıyor… “Bu isimde bir tutuklu yok” deniyor eve gönderiliyor…

Doksan gün sonra eve haber ulaşıyor, “Tutuklunuzu gelin alın” deniyor… Aile Mamak cezaevinin önünde bekliyor, Çetin çıkmıyor…

Ertesi gün yine, ertesi gün yine ve ertesi gün yine çıkmıyor… Muhatabınız yok, siz kim, sıkı yönetim kim? Sıkı yönetime soru sormak sıkı mı…???? Anında içeri alınırsın…

Beşinci gün kapı açılıyor ve birisi tekerlekli sandalye ile dışarıya çıkarılıyor… “Çıkan Çetin değil” diyor baba, oysa çıkan Çetin ama babası oğlunu tanıyamıyor…

O sporcu, dal gibi genç adam boş bir çuval gibi arabaya atılıyor… Anne hıçkırıklar içinde, baba telaşlı… Eve gidiliyor, babası ve amcası Çetin’in kollarına girmiş onu taşıyor, ben şok içindeyim, elim ayağım titriyor…

Çetinin yüzü mosmor, ağzından sürekli salya akıyor ve hiç konuşamıyor…
Aylarca yatıyor, bir ot gibi sadece tavana bakıyor…

Ne bir ifade, ne bir mimik ne de bir kelime…
Aile perişan, ben dehşet içinde…

Yakın akraba bir Doktor Çetin’i evde kontrol ediyor, bütün vücudu mosmor, ağız yana kaçmış, bir göz patlak, tabanları korkunç derecede su toplamış ve şişmiş durumda…

Ayak parmak uçları, kulak memeleri ve penisi yanıklar içinde… Makatı parçalanmış ve tuvalete çıktığı zaman acıdan bayılıyor… Çetin geceleri uyuyamıyor, sürekli yumruğunu sistematik bir şekilde duvara vuruyor…

Kabuslar görüyor ve her seferinde annesi “Neyin var oğlum?” diye sorduğunda, Çetin’in yanağından bir damla yaş süzülüyor…

Aylar sonra Çetin yavaş yavaş konuşmaya başlıyor ama kesinlikle yürüyemiyor… Babası ona çocuk arabasından bozma bir tekerlekli sandalye yapıyor…

Ara sıra Çetin’i o araba ile yakındaki parka götürüyorum… Konuşmadan ve uzun uzun ağaçları ve gökyüzünü seyrediyor… Gözlerini kapatıp iç geçiriyor…

Bazen beni tanımadığını düşünerek ona sorular soruyorum, sadece acı bir şekilde gülümsüyor ve her zaman yaptığı gibi sağ elini yumruk yapıp kalbine götürüp “Sağ ol” der gibi yavaşça vuruyor… Eskiden bu hareketi sol eliyle yapıyordu ama artık sol el yerinden bile kıpırdamıyor…

“Birilerinin bunu bilmesi gerekir” diyor ve Çetin anlatıyor…

Her akşamüstü falaka ve falaka sonrası tuzlu suda yürütme…
Her an ve her saniye dayak…
Kireç yutturma, Filistin askısı, ayak parmaklarına, kulak memelerine ve penisine elektrik…

Kelepçe ile sabitlenmiş bir şekilde sürekli su işkencesi…

Ölü bir şekilde atıldığı hücrede uyumaması için sabaha kadar yanan bir projektör ve sabaha kadar çalan mehter marşları… Uyku hali tarihe karışmış, acıdan bayılıyor ve sabah her şey yeniden başlıyor…Ve işkencecinin sabrının tükendiği zamanlarda makata cop sokma sadece anlattıklarının bazıları…

Diğerlerini yazmak bile acı veriyor bana…

Sonuç, sol göz görmüyor, sol kulak işitmiyor, sol el çalışmıyor ve ayaklar tamamen felç… Acılar içinde geçen bir yıl ve Çetin ciğerleri iflas ettiği için ölüyor…

Oysa Kenan Evren yaşıyor ve Bodrumdaki malikanesinde “Nü” resimler yapıyor…

Bu insan müsveddesine kurtarıcı gözü ile bakan ve ona cumhurbaşkanlığı görevi için oy veren herkesin eline kan bulaşmıştır… Geriye sadece kan, gözyaşı, acı, ıstırap ve geri alınamayan hayatlar kalmıştır…

Aradan otuz yıl geçti ve ben bu satırları yazarken ağlıyorum…
Çetin seni seviyorum kardeşim…
Sen onurlu bir insandın, oysa sana işkence edenlerin bit kadar insanlığı yoktu ve onurları yerlerde dileniyordu…

O kış, kar kırmızı yağdı Ankara’ya… İşkencede öldürülen ve her gece kurulan darağaçlarında sallandırılan gencecik insanların kanı boyandı bembeyaz kara…

“Netekim” seni hiç unutmadım Kenan ve hiç unutmayacağım…

Sinsi bakan çakal gözlerini, vampir edasıyla sırıtan sahtekar suratını, kusarmış gibi köpekçe konuşmanı, bir miligram bile etmeyen kafatasındaki beynini ve binlerce insanın kanını içerken çıkardığın hırıltılı ses tonunu asla unutmayacağım….

12 Eylül’ün içine tüküreyim, senin de suratına…
Not: Bu yazı 12 Eylül 2012 tarihinde yazılmıştır…









Başa dön tuşu